Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi
Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap
Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et
Yorumlar :Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi
Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap
Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et
Yorumlar :Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi
Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap
Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et
Yorumlar :KAPILAR
Uzayıp
giden sonsuz karanlıkta önce bir kadın belirdi, yüzü aydınlık. Ardından da bir
kapı, olanca kasveti ve ağırlığı. Savrulan saçları kadının, motif oymalarıyla
tahta kapının, sanki dans ediyordu uzayıp giden sonsuz karanlıkta.
Birden
dans durdu. Yüzünü kapıya çevirdi kadın, eli de kapının koluna gitti, pirinçten
dökme koluna. Elleri sıkıca kavradı kapının kolunu. Hafifçe çevirdi ve kolayca
açıldı kapı. Kadın bir odanın içinde buldu kendisini, kırk mumluk bir ampul ile
aydınlanan, daracık bir odanın. Eşyalar vardı. Eski, nemli, kokan bit pazarı
eşyaları. Bir dolap, yanında yığılmış yorgan yataklar. Bir masa, çevresinde
tahta sandalyeler. Sonra bir baba, sert, beli bükülmüş, inadına çirkin, inadına
aksi. Yanında bir anne, yaşlı, ağlamaklı, yumuşacık, inadına ezik, inadına
küskün. Ve de bir sürü kardeş, hani it sürüsü olanlarından.
Baba
öfkeliydi, bağırıyordu durmadan. "şunu yapma, bunu yap. Yoksa kırarım
bacaklarını". Kusuyordu bütün kinini ve ekliyordu "Benim evimde ancak
benim dediğim olur". Öfkesi kadınaydı. Anne çaresiz, onaylıyordu nefret
bile ettiği hayat ortağını. Annenin öfkesi de bir dilimle hayat ortağı olduğu
kocasına. Korku kokuyordu odanın içi. Kadın bunaldı, daraldı.
KokmuÅŸ
odanın içinde birden bir kapı belirdi. Dümdüz bir kapı. Penceresiz, sade,
metal, üşüten ama sıcak bir kapı. Kadın kurtulmak için odadan, yapıştı metal
kapının koluna. Baba bir yandan odanın içinde dolanıyor, diğer yandan da
küfürler savurmaya devam ediyordu. Kokuşmuş odanın kokusu daha bir keskin
kokuyordu.
Kadının
eli kapının koluna değer değmez kapı açıldı. Bu sefer de bir başka odanın
içinde buldu kadın kendini. Odanın içinde bir yatak vardı, her şeyiyle yeni.
Bir masa vardı, gıcır boyalı. Ve sandalyeler kadife kaplamalı. Önce üzerinde
bir gelinlik belirdi, kar gibi ak. Karşısında da bir adam, üstünde gece gibi
karanlık. Sonra adam eliyle yatağı gösterdi. Bağırıyordu, "Yat! Yat hadi,
yat diyorum sana". Adam öfkeliydi öç alıyordu. Sonra bir çocuk belirdi
yatağın yanı başında. Bir çocuk daha ve bir çocuk daha. Ardından üstündeki
gelinlik kirlendi ve ortadan kayboldu. GelinliÄŸin yerini eski, solmuÅŸ, garip
bir elbise aldı. Karnı ha bire şişiyordu kadının. Sonra bir çocuk daha belirdi
diğer çocukların yanında. Bir daha ve bir daha. Çocuklar odanın içinde koşmaya
başladılar, sağa sola koşuyor, birbirlerine çarpıyor, düşüyor, kalkıyor,
koşuşturmaya devam ediyorlardı.
Odanın ortasında adam ve koşuşan çocuklar. Kadın
çocukların koşuşturmalarından, çığlıklarından, bağrışmalarından rahatsız
olmuştu. Kadın bunaldı, daraldı.
Adam
sigara üstüne sigara yakıyordu. Oda sigara dumanıyla doldu, kokmaya başlamıştı.
Korku kokuyordu ortalık. Adam odada bir o yana bir bu yana dolanıyor ve durmadan
bağırıyor ve küfürler ediyordu. Emirler yağdırıyor "onu yapma, bunu yap.
Yoksa kırarım kemiklerini" ve ekliyordu "Benim evimde ancak benim
dediğim olur". Adam kusuyordu bütün kinini. Çocuklar dur durak dinlemeden
bağırıyor, çağırıyor ve ağlıyorlardı. Adamın bir elinde sigara, diğerinde
elinde kadeh söylenmeye devam ediyordu. Oda artık tamamen kokmuştu. Burun
direkleri kıracak kadar güçlü bir koku. İşte tam o anda yine ve yeni bir kapı
daha çıktı karşısına.
Kadının
eli bir kez daha kapının koluna gitti. Bu seferki kapı biraz eski, çirkin,
boyaları yer yer dökülmüş bir kapı. Zorlamasız açıldı kapı, diğerleri gibi. Ve
kadın aynı odanın içinde buldu kendini. Oda eskimiş, yaşlanmıştı. Eşyalar yerli
yerinde ama çocuklar ortada yoktu. Bir süre havalandırılmış oda da pis bir
sessizlik vardı. Sessizliği ara sıra bozan tek şey adamın vızıltıları,
öksürmeleri ve iç çekmeleriydi. Odanın dört bir yanı aile fotoğraflarıyla
kaplıydı adeta. Oda sarıya kesilmiş her şey kirli bir sarıdan nasibini almıştı.
Yaşlı adamın bir elinde külü yarılanmış bir sigara, diğer elinde kadeh.
Sigarasından bir nefes alıyor, bir kaç öksürüp sonra kadehten bir yudum
içiyordu. Adam yavaştan silindi ve orta yerinde yapa yalnız kaldı kadın, kirli
sarılarıyla bir başına. Oda iyice kokmaya başladı yeniden. Korku kokuyordu, hem
de çok ağır bir korku. İt yılan korkusu gibi bir korku. Kadın daraldı, bunaldı.
Odanın
tam ortasında bir kapı daha belirdi, imdadına yetişir gibi. Sonra duvarda bir
saat, gürültülü, sapsarı. Bir kaç tik tak sonra durdu saat. Kadının eli kapının
koluna gitti. Ama kol yerinde yoktu. Diğer kapılara hiç benzemeyen, farklı bir
kapıydı. İzledi kadın, bunaldığı odanın içinde, kapıyı. Sonra eliyle bir kaç kez itti. Açılmıyordu bir
türlü. Bir omuz attı olmadı. Tekrar denedi, yok. Umudu kırılmıştı ki son kez
denedi, bir omuz darbesi ile kapıyı deldi geçti kadın. ilk kapının önünde buldu
kendini. Uzayıp giden sonsuz karanlıkta önce kapı ortadan kayboldu, ardından
ışık ve son olarak da kadın ortadan kayboldu. Sessizlik ve karanlık var oldu
uzayıp giden sonsuz karanlıkta.
Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi
Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap
Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et
Yorumlar :UMUTTA KALMADI
Sokağın
köşesinden döndü kadın. Zor ayakta duruyordu ve duvarlara dayanmadan
yürüyemiyordu. Halsiz bitkin bir biçimde karanlık sokağa girdi. Dağınık saçları
yüzünü kapatmıştı, seçilemiyordu. Üzerinden, çok ağır, üçüncü sınıf parfüm ve
briyantin kokusu bir birine karışmış buram buram koku yayılıyordu etrafa. Ter
kokusu da eşlik ediyordu ağırlaşmış havaya. Kocaman, çocuk mezarı tabiriyle,
ayakları vardı kadının. Ayaklarına zorla geçirilmiş, kirli sarı, tozlu ve yüksek
ince topuklu ayakkabısı karanlıkta dikkati çekiyordu.
Bacağına siyah, abartılı ve de çokça dikkat çeken
fitilli çorap giymişti. Çoraplarla olabildiğince zıtlaşan, yine kirli sarı
keten mini bir etek giymişti. Etek kirliydi ve yer yer ıslanmıştı. Lekeler ve
ıslaklıklar hoş bir desen gibi duruyordu eteğin üzerinde. Belinde bolca
delikli, kalın beyaz bir kemer vardı. Üzerindeki bordo, buruşuk saten gölek,
üstten açılmış iki düğme ile iyice iğreti hale getiriyordu kadını. Açılmış
düğmeler kadının tenini ve daha da koyulaşan meme kıvrımlarını sergiliyordu.
Kızıla boyattığı, perma saçları uyumsuzluğunun tekrarıydı. Kadının üstündeki
iğreti kıyafetler uzaklardan seçilecek kadar ne olduğunu ortaya koyuyordu. O
bir fahiÅŸe idi.
Sokak
oldukça karanlıktı. şehrin şatafatlı, bol ışıklı, kalabalık caddelerinden
birinin kimsesiz arka sokaklarından biriydi. Arabalar bile park edilmezdi
ıssızlığından. Ama çöpler vardı daima, hem de yığınlar halinde çöpler. Farelere
yuva olmuş, onları çöpleriyle besleyen bir sokaktı. On yirmi metrede bir,
karton kutulardan ve yemek artıklarının doldurulduğu poşetlerden oluşan çöp
yığınları vardı. Uzun zaman uğranmamış, temizlik adına sözü olamayacak bir
sokaktı.
Kadın
düşe kalka, duvarlara tutuna tutuna sokakta ilerlemeye çalışıyordu. Bir an gücü
tükendi, dayanamadı, çöp yığınlarından birinin üzerine yığıldı. Ayağa kalkmaya
çalıştı ama ne ayaklarında ne kollarında derman kalmıştı. Ayaklarını uzattı,
çöp yığınlarının üzerinde oturdu. Saatler gece yarısını çoktan geçmiş günün
ağarmasına az bir vakit kalmıştı. Oturduğu yığının karşısındaki binanın ikinci
katında sokağa bakan pencerelerden birinden dışarıya, sokağın kara bahtını
deler gibi bir ışık sızıyordu. Kadın başını kaldırdı, ışığın geldiği pencereye
doğru yüzünü çevirdi. Gözlerini ve yüzünü kapayan dağınık saçlarını arkaya
topladı. Yüzü tam olarak ortaya çıktı. Erkeksi, kemikli yüzü, kahverengi kaymış
gözleri, ifadesizce ışığı yanan pencereyi izliyordu. Esmer yüzündeki ağır
makyaj, tektük çıkmakta olan kılları sakla yamamamıştı. Dudaklarında pembe ile
kırmızı arasında, tuhaf renkli bir ruj sürmüş, tenini gizlemek için fondöten
kullanmış, ama başarılı olamamış, yüzünde bir renk cümbüşü ortaya çıkmıştı.
Kaşlarını kalın göstermek için kullandığı kalem, yüzünü olabildiğince
çirkinleştirmiş, fırça izleri belli olan bir tablo ortaya çıkmıştı.
Kadının
ifadesiz yüzü, donukluğu, aşırı alkol ve almış olduğu hapları açıkça
seziliyordu. Bilinci yerinde değilmiş gibi gerçek dünyadan uzaklaşmış, hayaller
aleminde dur durak dinlemeden ilerliyordu, uçuyordu bulunduğu boşluğun içinde.
Bir zaman sonra, çevresini incelemeye başladı. Anlaşılan nerede olduğunu merak
ediyordu. Bilinçsizce eli kasıklarına gitti. Eteğinin altına soktu elini,
kilotunun üzerinde bir ıslaklık vardı. Pek anlam veremedi, zaten istese de veremezdi,
kafası dumanlı ağır ama boş bir kum çuvalı gibi. Dünyanın en ağır işini
yaparmış ya da tonlarca yükü sırtlanır gibi çıkarıp attı ıslak kumaş parçasını,
yığınların üzerine. Kan idi ıslatan bu parçayı. Vücudunda bir küçük kan pınarı
vardı ve denizlere su ulaştıran nehirler gibi kasıklarından sokağa, yola
ulaştırıyordu bütün kanı. Bir gerilme vardı kasıklarında. Uyuşmuş kafasına
rağmen acı duyumsuyordu, ani bir acı başlamıştı.
Yığınların
üzerine iyice uzandı. Anlam veremese de yaşadığı şeye, acılı ve sancılı bir
süreç başlamıştı. Bağıramıyordu istediği halde, ama gözleri sulanmış,
çığlıkları cisim olmuş gözlerinden damla damla dökülüyordu. Çektiği acı
gözlerinden, o kan toplanmış, kocaman olmuş, kaynak gibi çağlayan gözlerinden
okunuyordu. Bir an her acı doruklarına ulaştı ve söndü. Bütün acılarından
kurtulmak istercesine, etine batan bir dikeni söküp atar gibi bir can çıkardı
içinden.
Ufacık
bir candı. Bir kaç yüz gram anca ederdi. Vücuduna göre kocaman bir başı vardı.
Fare yavrusu gibi nerede ise saydam bir vücudu vardı. Tek tek damarları
sayılabilecek vücudu, kocaman göbeğinden saydam bir bağla annesine bağlıydı.
Minnacık elleri ve ayakları vardı. Gözleri nerede ise kocaman kafayı
kaplıyordu. Tepesinde varla yok arasında üç beş tel saçı vardı.
Kadın
acılarına, sancılarına bir son vermiş, oldukça rahatlamıştı ama yinede nefes
nefese idi, istekli doruklarda yüzülmüş bir sevişme sonrasındaki gibi. Yarım
saat kadar hareketsiz kaldı. Kanı kaldırımsız sokağın ortasına kadar ulaşmıştı.
Birden, etine batan bu dikeni merak edip zoraki doğruldu. Bebeği canına bağlı
olduğu kordonundan çekip avuçlarının içine aldı. Bir ovucunu anca dolduracak
bebeği iki eliyle kavramıştı. Düşünemiyor ve anlamlandıramıyordu. Ellerindeki
bu minicik vücudun içinde bir kalp vardı ve elle hissedilecek kadar güçlü ve
gürültülü atıyordu. Vücudu yapış yapış bir sıvı ile kaplıydı. Tepesindeki o üç
beş tel ne kadar da dikkatini çekmişti kadının.
Birden
bire bebeğin minnacık elleri kadının parmaklarını yakaladı ve o anda kadın ile
bebek göz göze geldiler. Bebeğin maviş gözleri açıktı ve annesini izliyordu,
konuşmaya başladı
- Çok sıkıyorsun... Yapma bunu.
Kadın anlam veremiyordu, şaşkındı, sesi çıkmıyordu
ya da çıkartamıyordu. şaşkınlığı her şeyi anlatan gözlerinden anlaşılıyordu.
Bebek devam etti;
- Ama aslında pek de anlamı yok. Çünkü ben zaten ben
ölüyüm.
Bakma çarpan kalbime ya da sana açılmış gözlerime.
Onlar yalancılar. Biraz sonra da kalbim duracak.
BebeÄŸin
sesi çok ince inanılası değildi. Zaten inanılası ne vardı ki. Bebek doğar
doğmaz konuşuyor olabilir miydi? Düşünemiyordu kadın. Bebeğin yüzünde bir
gülümseme belirdi, sanki durumun garipliğinin farkındaymış da çok komik
geliyormuÅŸ gibi. Bebek devam etti;
- Ben gidiyorum... Sana "Anne" demeden
gitmek istemedim. Ayrıca seni çok sevdiğimi de bilmeni istiyorum.
Kadın yaşanan anlamsızlıktan dolayı
sıkıntılıydı ama yinede içinde bir sıcaklık vardı, hem de ta derinlerden gelen
bir sıcaklık. Hep bebek konuşuyordu.
- Sana söylemek istediklerim var anneciğim. Sana
anneciğim demek için uzun zamandır bekliyordum. şimdi söyleyebilirim, ama
zamanım kalmadı artık... Ne kadar komiğim değil mi?
Gözleriyle vücudunu işaret etti ve ellerini anlatmak
istediğini onaylamak ister gibi yanlara açtı. Kadının yüzünde bir gülümseme
belirdi, gerçektende bebek gözüne komik görünüyordu. Bebek devam etti;
- Herkes şanslı değil ve ben de bu şansı
olmayanlardan biriyim. Öyle ya herkesin şanslı olması da beklenemez.
Derken ufacık dudakları eğriliyor, inip kalkıyor,
bebeğin yüzüne bilen bir ifade kazandırıyordu.
- Benim şanssızlığım sensin, çünkü senin hiç şansın
olmadı.
Sen üzüldün ve beni de üzdün. Senin içindeydim, bir
varolma çabam vardı. Senin kalbin besliyordu beni. Senin korkuların, acıların
kalbinden bana geçti, onlarla besledin beni. Korku ve acılardan bahsediyorum
çünkü sen mutlu olmadın hiç sevinmedin, sevilmedin. Bunu da en iyi ben bilirim.
Kaşları çatıldı, yüzü gerildi.
- Seninle kan kana, can cana uzunca bir zaman
geçirdim bana göre. Ve sen bana bu dünyayı tanıma fırsatı verdin bana. Bu dünya
boktan çünkü yalan dolu, insana ve insanlığa saygı yok. ihtiraslar ve
çelişkilerle dolu. Savaşlar var, birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor
insanlık. Ezenin yanına kar kalıyor, ezen zayıfın sırtında kuruyor yaşamını.
Soran olursa yaşam bu kardeşim, ben yapmazsam bana yapılacak deyip işin içinden
çıkıyorlar. Sorunda olmuyor hem zaten bu, herkes sorgusuz sualsiz kabulleniyor
bu kuralı. Acı olan da zaten bu kabulleniş.
Kadın
artık zorluyordu kendini yaşanılanı algılamak için bebeğin ince sesini takip
ediyordu. Sessizdi, hali kalmamıştı dudaklarını kıpırdatmaya. Parmaklarını
kıpırdatmaktan bile aciz bir haldeydi. Canını sıkan terle yıkanmış yüzüne
yapışmış üç tel saçın rahatsız etmesiydi. Bebek devam etti;
- Evet dünyayı tanıdım. Ne kadar çirkin bir yer olduğunu
anladım. Sonra bazen çok kızdım sana çünkü yenildin. Yat dediler yattın, kalk
dediler kalktın. Vurdular, ezdiler, ekmeğini elinden aldılar sesini bile
çıkarmadın. Sürekli dikenler battı çıplak ayaklarına. Yüzün gözün kan revan
içinde neden diye sormak aklına bile gelmedi. Sömürdüler, muhtaç kıldılar,
bağımlı hale getirdiler, çaresiz bıraktılar ama sen direnmedin. Başını kuma
gömüp sefil yaşamını devam ettirmek için uğraşıp durdun. Onun altından kalkıp
bir başkasının altına girdin. Farkındayım benim yaptığım acımasızlık ve senin
yerinde olanın işi çok zor. Bilemezdin ki bir çok şeyi. Hem zaten
bildirmezlerdi de. Cahil kaldın, cahil bıraktılar. Bunu sana bilerek yaptılar.
Önceleri içine tanrı korkusu saldılar oda becerdi seni. Seni zaptedebilmek için
karanlık kuyular içinde bıraktılar. Kuyu ağzı kadar gökyüzün vardı. Bilemezdin
gökyüzünün sınırsızlığını. Namus dediler adına ve seni sokaklara bıraktılar.
Sen sevgiden önce korkuyu tanıdın, itaati öğrendin, çırpınamadın, istesen de
yapamazdın. Tehditleri vardı ve yaparlardı da. Hem zaten yaptılar da. Sen
bilmiyordun, bilemezdin, bildirmediler ve yenildin ama ben kabullenmeyeceÄŸim.
Aldığın nefes, içtiğin su yediğin yemekler hala gelişmemiş şu midemi
bulandırıyor. Bıktım yalancı tatminlerden, kanından bana geçen kuru
mutluluklardan. Ve ardından da acı.
Minik
elleriyle sırtını işaret etti. Kadın bebeğin sırtını çevirdi. Bebeğin sırtında
neredeyse tüm sırtını kaplayan kocaman bir yara vardı. Yara kalın kahverengi
bir kabuk bağlamıştı. Yarayı gören kadının midesi allak bullak oldu. Yara
bebeğin sırtında kambur gibi duruyordu. Kadın gözlerini kapattı, yüzünü
buruşturdu, yutkundu. Terden sırılsıklam olmuş yüzü buz kalıbı kadar
soğuklaşmıştı. Gözlerini açmadan bebeğin yüzünü çevirdi. Bulantısı geçince
gözlerini açtı. Bebeğin yüzünü görünce biraz olsun buz kalıbı yüzü ısındı
sanki. Bebek buruk bir tebessüm taşıyordu yüzünde.
- İyi ki görmüyorum, daha doğmadan kambur yüklediler
sırtıma.
Birden öfkelendi.
- Senin o pezevengin yaptı. Elimde olsaydı böyle
insanları ortadan kaldırmak için elimden geleni yapardım. Onu bilip, düşündükçe
sana acımamak mümkün değil. Canavar, nasılda tekmelemişti seni. Niyeti beni
öldürmekti sanki katilin. Yün çuvalını tekmeler gibi tekmeler yağdırdı senin
karnına. Önceden de olurdu ama hiç bu kadar acı verici olmamıştı. Ne acı
duyduysan hepsini ben de hissettim.
Kadının
şaşkınlığı geçmişti. Gözleri kaymış, acıyla içinden akan hayat suyunu
izliyordu. Parmakları kendiliğinden kapanmaya başlamıştı. İstemese de kapanan
parmakları avuçlarındaki bebeğin vücudunu sıkmaya başlamıştı. Farkında
idi yaptığının ama ellerine parmaklarına sözü geçmez
olmuştu. İstemsiz hareket ediyorlardı. Bebek derinden bir "ııh"
çekti.
Kalbi zayıflamış atmıyor gibiydi.
- Artık acı da çekmiyorum, bundan sonra da çekmem.
Başını öne eğdi ve gözlerini kapadı.
- Hem zaten bana göre değil bu yaşam. İstemiyorum
senin gibi yaşamayı. İstemiyorum sefaletini, üstelik verebileceğin bir şey de
yok bana. Verebileceğin her şeyi içinde fazlasıyla aldım, acı öfke, yalan
dolan, düzenbazlık. Sitemim sana değil
ve zaten buna hakkım da yok. Sitemim yaşananlara,
kirlenmişliğe. Bu dünya yaşanılası bir yer değil. Hem umudum da kalmadı zaten
geleceğe dair. Ama sana anne diyebilmek güzel.
Aniden başını kaldırdı, gözlerini açtı, sevecen bir
tavırla sordu:
- Sahi benim adım ne olacaktı?
Ve yine birden bire gözleri kapandı, başı önüne
düştü. Ufacık kalbi durdu. Kadın avuçlarındaki bebeğin tükendiğini anladı.
Ateşte kavruluyormuşçasına içinde bir acı hissetti, kalbi eziliyor, beyni
kemiriliyordu. Kadın sesini çıkarabilmek için zorluyordu kendini. Dudakları
kilitli gibi açılmıyordu. Teri yüzündeki bütün makyajı, ağırlığı yıkayıp yok
etmişti. Dudaklarını titretti bütün gücüyle. Hafif bir rüzgarın sesi gibi bir
ses çıkardı.
- Uuu.
Duraksamadan çıkardı ağzından;
- Umut. Umut olacaktı.
Kadında bitmişti artık. Gözleri
kapanırken avuçlarındaki bebeğin yüzü ilişti gözüne. Bebeğin yüzünde minik bir
tebessüm vardı. Kadının gözleri tamamen kapandı. Her şey kararmaya başlarken
içinden tekrar ediyordu.
- Umut olacaktı adın, Umut. Ama artık umutta
kalmadı.
Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi
Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap
Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et
Yorumlar :Bence böyle oldu....
Milyarlarca yıl önce sonsuzlukta karanlık hakimmiş. Bir gün karanlığın içinde bir kıvılcım çakmış. Saf sevgi oluşmuş. Cisimsiz olan sevgi büyümüş,büyümüş,büyümüş sonunda karanlığı kaplamış. Sevgi cisim bulmuş ve renklere dönüşmüş. Kainata renkler hakim olmuş. Yeşiller maviler kırmızılar.Sonra renkler birbirlerine aşık olmuşlar. Birbirlerini öyle kucaklamışlarki yoğunlaşıp ısınmışlar. Isındıkça ateşlenmişler daha sıkı kucaklaşmışlar. Birbirlerine öylesine girmişler ki karanlık aydınlığa dönüşmüş kainat bembeyaz olmuş. Karanlık kaybolmuş. Aşkları okadar güçlüymüş ki sevgiyi de içlerinde barındırdıkları için sarışmalar daha da daha da güçlenmiş. Yoğunlaşmışlar birbirilerinin en derinlerine kadar girip, kainat aşkın ve sevginin yoğunluğuna dayanamamış patlamış.Öyle büyük bir gürültüyle patlamışki kainat genişlemiş kendini aşmış renklerde parçalara ayrılmış. Milyarlarca parçacık varolmuş. Sevginin aşka dönüşmesi yavrular doğurmuş. Parçalar dönmüş durmuş tekrar bütün olmak için. Derlerki güneşler o aşkın hala ateşinin yaşadığı parçalardır. Bazı parçalar, özünü reddetmiş aşk demiş sevgiye yüz çevirmiş. Sevgi kızmış ve yavrularını cezalandırmış kollarını o parçalar üzerinden çekmiş. Aşkla yanıp kavrulmuşlar sevgisiz ölü gezegenler olmuşlar. Bazıları ise ölmemiş ama o yoğunluğu kaybetmiş ve yeniden o ateşe kavuşabilmek için sevişip dururlar, bir türlü o ateşi yakalayamazlarmış. Dünya gezegeni de aşk diyenlerdenmiş. Sevgi kollarını çektiği için sevişmeler o ateşe varamadan sönermiş ta ki sevgiye dönene dek. O ateşi yaratan sevgiyle yaşanan aşkmış aşkın kendisi değil.
Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi
Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap
Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et
Yorumlar :Geçen salıydı, attım kendimi sokağa. Kafamda yüzlerce soru işareti, bilmeden nereye gittiğimi yürüyordum. Bunalmıştım çevremde gördüğüm her şeyden. Bir yandan aşkımı düşünüyor, bir yandan işsizliğim ve parasızlığıma sızlanıyordum. Bu yüzden ev sahibim kapıma dayanmış, boşalt diyordu evimi bilmem nereden oğlum gelecek yalanıyla. Ev ise tam takırdı. Ne bir lokma ekmek ne de ellerimi olsun ısıtacak iki küçük tahta, sobanın içine atabileceğim...
Attım kendimi sokaklara, kafamda bütün bunlar yürüyorum.
Sıkılmışım, bunalmışım, aynı yaşamları tekrarlamaktan. Bir çay içmek istiyorum ama param yok. O vaziyette kenarındayım Porsuk’un ve ilerliyorum ayazında Eskişehir`in. Ve bir adam gördüm Porsuk’un kenarına oturmuş, elinde bir avuç dolusu taş.
Bir atıyor bir de söyleniyor "sittiret". Bir süre ilgim onda izliyorum. Adam, kir pas içinde. Saçı sakalı birbirine karışmış, eski püskü elbiseleri, evsiz ve yurtsuz olduğunu anlatıyordu. Yanında bir kaç boş köpek öldüren şişesi.
Yüzünde ilginç bir hoşluk, tebessüm. Bir taş atıyor Porsuk`a, bir de sıcak bir kelime "sittiret". Sıcak bir kelime, o an nedense bana çok sıcak geldi. Buz kesmiş ellerimi ısıtan bir söz. Sonra içimden dayanılmaz bir istek duydum yanına oturmak için, pis, sakallı adamın. Geçtim oturdum yanı başına. Yüzüme bile bakmadan, suya bir taş atıyordu ve "sittiret". Kalktım yanından ve aceleyle sağdan soldan ben de bir avuç taş topladım ve tekrar oturdum yanına. Sol avuncumdan ilk taşı aldım. Şekilsiz bir taştı. O an sevdiğim kadın geldi aklıma. şimdi şu anda kim bilir kiminle, ne yapıyor? Kimler öpüyor, benden esirgediği o sıcak dudaklarını? Sonra attım o taşı suya ve ardından ben de söyledim "sittiret". Rahatladım birden. Suya düşen taşın büyüyen ve gücünü kaybeden dairesel dalgaları rahatlatmıştı içimi. Sonra bir taş daha aldım, sol avucumdan ve aklıma bu sefer de parasızlığım geldi. Cebimde çay param bile yoktu. Karnım aç, bir kuru ekmeğim bile yoktu. Bu ay, ev sahibi kesin atacaktı da beni. Elimdeki taşı oldukça uzağa attım ve yine "sittiret". Attıkça rahatlıyor, rahatladıkça atıyordum suya taşları. Taşlar halkalar çiziyor iç içe ve kayboluyor dertlerimle birlikte. Bir taş daha aldım avucumdan ve aklıma elvedalı arkadaşlarım geldi. Yine attım uzaklara ve "sittiret". Bir taş daha ve bir taş daha. Aklıma geliyordu bir bir darıldılarım, kapılarından kovulduklarım, unuttuğum, bacalarından giremediklerim, sevdiklerim, nefret ettiklerim.
Her biri için bir taş attım suya ve her biri için bir "sittiret".
Taşlarım bittiğinde ne soğuk, ne yalnızlık, ne açlık, ne düşmanlık ne de bir ağırlık kalmıştı üzerimde. Kalktım pis, sakallı adamın yanından. Omzuna dokundum adamın ve adam bana baktı, yüzünde tebessüm. Ben de adama "sittiret" dedim tebessümle. Gülümsedi ve devam etti önemli işine. Şimdilerde canımın sıkılınca , omzumdan yük atmak için, uğruyorum o taş attığım yere ve sürekli tekrar ediyorum: "sittiret".
Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi
Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap
Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et
Yorumlar :
Odanın kapısını büyük bir gürültüyle kapattı. Bir şeye yetişmek ister gibi aceleci, fırladı apartmandan sokağa filozof. Apartman kapısı da büyük bir gürültü çıkararak kapandı.
Kapı kapanır kapanmaz, her şey durdu ansızın. Dünya üzerinde hareket yoktu adeta. Atılan adımlarla birlikte ciğerlerin köküne kadar çekilmiş sigaranın dumanı da havada kalmış dağılmadan.
Az ileride bir çocuk, arabanın önünden kaçarken bir ayağı havada, arabadaki şofürün klâksonu da, küfür de havada. Filozof, kalabalığın, sessiz ölü kalabalığın arasından yürümeye başladı. Nefesleri boğazlarında kilitlenmiş, soğuk kalabalığın arasından yürüyordu. Evrenin tek canlısı o gibiydi. Durdu birden bir vitrinin önünde. Albenili, bol mankenli, güzel bir vitrindi. Mankenlere rengarenk elbiseler giydirilmişti. Çaput denilebilecek türden elbiseler mankenler üzerinde değer kazanıyordu. Mükemmel mankenler, mükemmel bir dünyadan bahsediyordu sanki. Hoş fizikleriyle mankenler onların yerinde olmak isteyen insanları önlerinde toplamıştı. Hareketsiz vitrin önü kalabalığı filozofun dikkatini çekmişti. Baktı onlara, sonrada vitrine ilişti gözleri. Sonra düşünmeye başladı. Yaşam buydu işte. Elbiselerin kalitesi ya da işlevi önemli değildi. Önemli olan malın satılması idi ve bu işi de mankenler iyi beceriyorlardı.
Başını çevirdi filozof vitrinden, sonra kalabalığa döndü. "Evet" dedi "Mankensiz satış olmuyor. Yaşamı da sattıran bu insanlar değil mi?". Elini başına götürüp başını kaşıdı Sonra yüzünde bir tebessüm belirdi filozofun. Gülerek "evet" dedi ve yürümeye devam etti. Hareketsiz sokakta, hareketsiz insanların arasından yavaş yavaş yürüdü ve gözden kayboldu.
Birden her şey hareketlendi. Büyük bir uğultuyla insanlar koşuşturmaya başladı. Yaşam kendini sattırıyordu. Üstelikte en ucuz mankenlerle beceriyordu bu işi, ne kadar pahalı olsa da.