evet buçuktan hayır

evet buçuktan hayır

2010-08-31 00:57:19

Referanduma az zaman kaldı. Rengimizi belli etmek de fayda var.

Evet buçuktan "HAYIR" benim oyum neden mi?

Bilboardlarda davasa afişler ve hepsi insani değerler yazıyor. İnsan bilboardlara bakınca "bu devrim" demeden edemiyor. Sloganlar süper. Memura sendikal hak, gerçek demokrasi, adalet, özgürlük ...
Kavramlara bakınca Türkiye'nin ciddi yol kat ettiğini düşünmek mümkün.

Anayasa değişiklik paketini inceledim, gerçektende ilerici türkiye için gerekli bazı maddeler var. İnsan Hakları, temel haklara ilişkin olmazsa olmazlar.

Bunların tamamına eyvalla da burada tek tek kanunlar neden ele alınmıyor. Referandum sürecini az çok biliyoruz. sürecin sebebi teker teker oylandıktan sonra kanunlar bir paket halinde geçirilmek isteniyor. Tek tek uzlaşılan maddeler paket olarak sunulduğu için geçemiyor. Dolayısıyla bu durum ben de samimiyete dair endişeler yaratıryor.

Bu maddeler neden paket olmak zorunda. Uzlaşılan maddeler geçmeliydi oysa. Benim izlenimim AKP hükümetinin rüşveti olan bazı maddeler yanı sıra asıl amaç acıyı balla sıvayıp yutturma. Niyet Yasama ve Yürütmeyi elinde bulunduran zihniyetin bir diğer erk olan yargıyı da ele geçirme niyeti. Böylece Başbakan'ın Dolmabahçe'deki ofisi, Dolmabahçe Sarayı'nın tamamı olabilecek.

Kendi sarayına taşınmak istiyor Başbakan'ınım. Zaten kendisi de defalarca açıklamadı mı niyetini ve demokrasi inancınını.

Evet derken totaliter rejime evet demiş olacağız. Demokrasi görünmünde tüm erkler tek elde toplanacak. Görünen niyet EVET'imi silip atıyor geriye kocaman bir HAYIR kalıyor.
 
Dediğim gibi Evet buçuktan "HAYIR" benim oyum.

Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

ben daha uzaÄŸa iÅŸerim

2010-09-02 01:26:10

rekabetin olumlulandığı dünyamızda habire çiş yarıştırıyoruz. Nereye kadar peki?

DediÄŸim gibi ben daha uzaÄŸa iÅŸerim.

Anatomim buna olanak sağlıyor.

Modern zamanlarda rekabet olumlulanan bişi. Kaliteyi artırdığına dair bir varsayım var. Tüketici açısından faydalı birşey olduğu varsayılıyor. Diğer taraftan bir atasözü de var "Kör satıcının kör alıcısı olur". Bu sözden de bence çıkan sonuç rekabet de bir yere kadar. Hırant'ın anlattığı gibi "su çatlağını buluyor".

Rekabet yaşamın her alanında karşımızda doğuştan itibaren bir rekabet başlıyor. Aileler körüklüyor başta, başkalarının çocukları ile kendi çocuklarını karşılaştırıp, bir şeyden habersiz çocukları rekabete sokuyorlar.
Yanlış ya da doğru demek çok doğru değil aslında. Doğada ilk rekabet duygusu annedeki sayılı memeye ulaşma çabasıyla başlıyor. Bir batımda 12 yavru doğurmadığımız için biz insanlarda bu duygu her ne kadar körelmeye başladıysa da başka sebeplerle bu duygu besleniyor. Meme de sütte sorun yok ama diğer taraftan sosyal onay rekabete sürüklüyor.

Kuzguna yavrusu dünya güzeli gelirmiÅŸ derler ya da kirpi yavrusunu pamuÄŸum diye severmiÅŸ ya muhakkak  öyledir; ancak kuzgunların içerisinde komÅŸu kuzgunlarında bir birlerinin yavrularına haset edip etmediklerine dair hiç bir ibare yok.

.....

şimdi çıkmam gerekiyor yazıma daha sonra tekrar kaldığım yerden devam edeceğim :))

Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

Bu da Tahir ile zühre meselesi

2010-09-05 07:47:58

Nazım'ın Tahir'le Zühre meselesi şiiri üstüne


TAHİR İLE ZÜHRE
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte, Yani yürekte..

Meselâ bir barikatta dövüşerek,
Meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken,
Meselâ denerken damarlarında bir serumu,
Ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin,
Ama o bunun farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan
Ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi TahirliÄŸinden?
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da,
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp deÄŸil... 

Nazım Hikmet Ran ( 1902 - 1963 )

Tahir'ler ve Zühre'lerin düyasında ayıp olan ne acep... Tahir olmak ya da zühre olmak... Oluşların cezaları veya ödülleri.. Tahir'in Tahir'liğinde, Zühre'nin sevdasının hiç mi payı yok. Biz biz oluşturan unsurlar arasında yaşadıklarımızın payı yok mu? Yani sevdanın Tahir'e hiç mi katkısı yok..

Ama şair zaten diyor "Bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte, Yani yürekte.." Dolayısıyla Tahir ile zühre olmak bambaşka durum oluşturuyor. Tahir'le Zühre, Tahir + Zühre'den daha fazlası, 1+1 = 3 hesabı.

Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi TahirliÄŸinden?  

Tahir'i var eden yaşadığı sevda bulduğu karşılık değil velhasıl. Aşk zaten tek başına oluşum. Kendi kendine yaşanan bir durum.

Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

eski bir öykü : kapılar

2010-09-05 09:14:19

Uzayıp giden karanlıkta bir kadın belirdi, yüzü aydınlık

KAPILAR

 

         Uzayıp giden sonsuz karanlıkta önce bir kadın belirdi, yüzü aydınlık. Ardından da bir kapı, olanca kasveti ve ağırlığı. Savrulan saçları kadının, motif oymalarıyla tahta kapının, sanki dans ediyordu uzayıp giden sonsuz karanlıkta.

         Birden dans durdu. Yüzünü kapıya çevirdi kadın, eli de kapının koluna gitti, pirinçten dökme koluna. Elleri sıkıca kavradı kapının kolunu. Hafifçe çevirdi ve kolayca açıldı kapı. Kadın bir odanın içinde buldu kendisini, kırk mumluk bir ampul ile aydınlanan, daracık bir odanın. EÅŸyalar vardı. Eski, nemli, kokan bit pazarı eÅŸyaları. Bir dolap, yanında yığılmış yorgan yataklar. Bir masa, çevresinde tahta sandalyeler. Sonra bir baba, sert, beli bükülmüş, inadına çirkin, inadına aksi. Yanında bir anne, yaÅŸlı, aÄŸlamaklı, yumuÅŸacık, inadına ezik, inadına küskün. Ve de bir sürü kardeÅŸ, hani it sürüsü olanlarından.

         Baba öfkeliydi, bağırıyordu durmadan. "ÅŸunu yapma, bunu yap. Yoksa kırarım bacaklarını". Kusuyordu bütün kinini ve ekliyordu "Benim evimde ancak benim dediÄŸim olur". Öfkesi kadınaydı. Anne çaresiz, onaylıyordu nefret bile ettiÄŸi hayat ortağını. Annenin öfkesi de bir dilimle hayat ortağı olduÄŸu kocasına. Korku kokuyordu odanın içi. Kadın bunaldı, daraldı.

         KokmuÅŸ odanın içinde birden bir kapı belirdi. Dümdüz bir kapı. Penceresiz, sade, metal, üşüten ama sıcak bir kapı. Kadın kurtulmak için odadan, yapıştı metal kapının koluna. Baba bir yandan odanın içinde dolanıyor, diÄŸer yandan da küfürler savurmaya devam ediyordu. KokuÅŸmuÅŸ odanın kokusu daha bir keskin kokuyordu.

         Kadının eli kapının koluna deÄŸer deÄŸmez kapı açıldı. Bu sefer de bir baÅŸka odanın içinde buldu kadın kendini. Odanın içinde bir yatak vardı, her ÅŸeyiyle yeni. Bir masa vardı, gıcır boyalı. Ve sandalyeler kadife kaplamalı. Önce üzerinde bir gelinlik belirdi, kar gibi ak. Karşısında da bir adam, üstünde gece gibi karanlık. Sonra adam eliyle yatağı gösterdi. Bağırıyordu, "Yat! Yat hadi, yat diyorum sana". Adam öfkeliydi öç alıyordu. Sonra bir çocuk belirdi yatağın yanı başında. Bir çocuk daha ve bir çocuk daha. Ardından üstündeki gelinlik kirlendi ve ortadan kayboldu. GelinliÄŸin yerini eski, solmuÅŸ, garip bir elbise aldı. Karnı ha bire ÅŸiÅŸiyordu kadının. Sonra bir çocuk daha belirdi diÄŸer çocukların yanında. Bir daha ve bir daha. Çocuklar odanın içinde koÅŸmaya baÅŸladılar, saÄŸa sola koÅŸuyor, birbirlerine çarpıyor, düşüyor, kalkıyor, koÅŸuÅŸturmaya devam ediyorlardı.

Odanın ortasında adam ve koşuşan çocuklar. Kadın çocukların koşuşturmalarından, çığlıklarından, bağrışmalarından rahatsız olmuştu. Kadın bunaldı, daraldı.

         Adam sigara üstüne sigara yakıyordu. Oda sigara dumanıyla doldu, kokmaya baÅŸlamıştı. Korku kokuyordu ortalık. Adam odada bir o yana bir bu yana dolanıyor ve durmadan bağırıyor ve küfürler ediyordu. Emirler yaÄŸdırıyor "onu yapma, bunu yap. Yoksa kırarım kemiklerini" ve ekliyordu "Benim evimde ancak benim dediÄŸim olur". Adam kusuyordu bütün kinini. Çocuklar dur durak dinlemeden bağırıyor, çağırıyor ve aÄŸlıyorlardı. Adamın bir elinde sigara, diÄŸerinde elinde kadeh söylenmeye devam ediyordu. Oda artık tamamen kokmuÅŸtu. Burun direkleri kıracak kadar güçlü bir koku. İşte tam o anda yine ve yeni bir kapı daha çıktı karşısına.

         Kadının eli bir kez daha kapının koluna gitti. Bu seferki kapı biraz eski, çirkin, boyaları yer yer dökülmüş bir kapı. Zorlamasız açıldı kapı, diÄŸerleri gibi. Ve kadın aynı odanın içinde buldu kendini. Oda eskimiÅŸ, yaÅŸlanmıştı. EÅŸyalar yerli yerinde ama çocuklar ortada yoktu. Bir süre havalandırılmış oda da pis bir sessizlik vardı. SessizliÄŸi ara sıra bozan tek ÅŸey adamın vızıltıları, öksürmeleri ve iç çekmeleriydi. Odanın dört bir yanı aile fotoÄŸraflarıyla kaplıydı adeta. Oda sarıya kesilmiÅŸ her ÅŸey kirli bir sarıdan nasibini almıştı. YaÅŸlı adamın bir elinde külü yarılanmış bir sigara, diÄŸer elinde kadeh. Sigarasından bir nefes alıyor, bir kaç öksürüp sonra kadehten bir yudum içiyordu. Adam yavaÅŸtan silindi ve orta yerinde yapa yalnız kaldı kadın, kirli sarılarıyla bir başına. Oda iyice kokmaya baÅŸladı yeniden. Korku kokuyordu, hem de çok ağır bir korku. İt yılan korkusu gibi bir korku. Kadın daraldı, bunaldı.

         Odanın tam ortasında bir kapı daha belirdi, imdadına yetiÅŸir gibi. Sonra duvarda bir saat, gürültülü, sapsarı. Bir kaç tik tak sonra durdu saat. Kadının eli kapının koluna gitti. Ama kol yerinde yoktu. DiÄŸer kapılara hiç benzemeyen, farklı bir kapıydı. İzledi kadın, bunaldığı odanın içinde, kapıyı.  Sonra eliyle bir kaç kez itti. Açılmıyordu bir türlü. Bir omuz attı olmadı. Tekrar denedi, yok. Umudu kırılmıştı ki son kez denedi, bir omuz darbesi ile kapıyı deldi geçti kadın. ilk kapının önünde buldu kendini. Uzayıp giden sonsuz karanlıkta önce kapı ortadan kayboldu, ardından ışık ve son olarak da kadın ortadan kayboldu. Sessizlik ve karanlık var oldu uzayıp giden sonsuz karanlıkta.

Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

Umutta kalmadı

2010-09-08 14:57:01

Umur herzaman var olmalı. Eğer umut yiterse geriye kalan sadece korkuluk kargalarla dost, kuru tarlanın başında.

UMUTTA KALMADI

 

         Sokağın köşesinden döndü kadın. Zor ayakta duruyordu ve duvarlara dayanmadan yürüyemiyordu. Halsiz bitkin bir biçimde karanlık sokaÄŸa girdi. Dağınık saçları yüzünü kapatmıştı, seçilemiyordu. Üzerinden, çok ağır, üçüncü sınıf parfüm ve briyantin kokusu bir birine karışmış buram buram koku yayılıyordu etrafa. Ter kokusu da eÅŸlik ediyordu ağırlaÅŸmış havaya. Kocaman, çocuk mezarı tabiriyle, ayakları vardı kadının. Ayaklarına zorla geçirilmiÅŸ, kirli sarı, tozlu ve yüksek ince topuklu ayakkabısı karanlıkta dikkati çekiyordu.

Bacağına siyah, abartılı ve de çokça dikkat çeken fitilli çorap giymişti. Çoraplarla olabildiğince zıtlaşan, yine kirli sarı keten mini bir etek giymişti. Etek kirliydi ve yer yer ıslanmıştı. Lekeler ve ıslaklıklar hoş bir desen gibi duruyordu eteğin üzerinde. Belinde bolca delikli, kalın beyaz bir kemer vardı. Üzerindeki bordo, buruşuk saten gölek, üstten açılmış iki düğme ile iyice iğreti hale getiriyordu kadını. Açılmış düğmeler kadının tenini ve daha da koyulaşan meme kıvrımlarını sergiliyordu. Kızıla boyattığı, perma saçları uyumsuzluğunun tekrarıydı. Kadının üstündeki iğreti kıyafetler uzaklardan seçilecek kadar ne olduğunu ortaya koyuyordu. O bir fahişe idi.

         Sokak oldukça karanlıktı. ÅŸehrin ÅŸatafatlı, bol ışıklı, kalabalık caddelerinden birinin kimsesiz arka sokaklarından biriydi. Arabalar bile park edilmezdi ıssızlığından. Ama çöpler vardı daima, hem de yığınlar halinde çöpler. Farelere yuva olmuÅŸ, onları çöpleriyle besleyen bir sokaktı. On yirmi metrede bir, karton kutulardan ve yemek artıklarının doldurulduÄŸu poÅŸetlerden oluÅŸan çöp yığınları vardı. Uzun zaman uÄŸranmamış, temizlik adına sözü olamayacak bir sokaktı.

         Kadın düşe kalka, duvarlara tutuna tutuna sokakta ilerlemeye çalışıyordu. Bir an gücü tükendi, dayanamadı, çöp yığınlarından birinin üzerine yığıldı. AyaÄŸa kalkmaya çalıştı ama ne ayaklarında ne kollarında derman kalmıştı. Ayaklarını uzattı, çöp yığınlarının üzerinde oturdu. Saatler gece yarısını çoktan geçmiÅŸ günün aÄŸarmasına az bir vakit kalmıştı. OturduÄŸu yığının karşısındaki binanın ikinci katında sokaÄŸa bakan pencerelerden birinden dışarıya, sokağın kara bahtını deler gibi bir ışık sızıyordu. Kadın başını kaldırdı, ışığın geldiÄŸi pencereye doÄŸru yüzünü çevirdi. Gözlerini ve yüzünü kapayan dağınık saçlarını arkaya topladı. Yüzü tam olarak ortaya çıktı. Erkeksi, kemikli yüzü, kahverengi kaymış gözleri, ifadesizce ışığı yanan pencereyi izliyordu. Esmer yüzündeki ağır makyaj, tektük çıkmakta olan kılları sakla yamamamıştı. Dudaklarında pembe ile kırmızı arasında, tuhaf renkli bir ruj sürmüş, tenini gizlemek için fondöten kullanmış, ama baÅŸarılı olamamış, yüzünde bir renk cümbüşü ortaya çıkmıştı. KaÅŸlarını kalın göstermek için kullandığı kalem, yüzünü olabildiÄŸince çirkinleÅŸtirmiÅŸ, fırça izleri belli olan bir tablo ortaya çıkmıştı.

         Kadının ifadesiz yüzü, donukluÄŸu, aşırı alkol ve almış olduÄŸu hapları açıkça seziliyordu. Bilinci yerinde deÄŸilmiÅŸ gibi gerçek dünyadan uzaklaÅŸmış, hayaller aleminde dur durak dinlemeden ilerliyordu, uçuyordu bulunduÄŸu boÅŸluÄŸun içinde. Bir zaman sonra, çevresini incelemeye baÅŸladı. Anlaşılan nerede olduÄŸunu merak ediyordu. Bilinçsizce eli kasıklarına gitti. EteÄŸinin altına soktu elini, kilotunun üzerinde bir ıslaklık vardı. Pek anlam veremedi, zaten istese de veremezdi, kafası dumanlı ağır ama boÅŸ bir kum çuvalı gibi. Dünyanın en ağır iÅŸini yaparmış ya da tonlarca yükü sırtlanır gibi çıkarıp attı ıslak kumaÅŸ parçasını, yığınların üzerine. Kan idi ıslatan bu parçayı. Vücudunda bir küçük kan pınarı vardı ve denizlere su ulaÅŸtıran nehirler gibi kasıklarından sokaÄŸa, yola ulaÅŸtırıyordu bütün kanı. Bir gerilme vardı kasıklarında. UyuÅŸmuÅŸ kafasına raÄŸmen acı duyumsuyordu, ani bir acı baÅŸlamıştı.

         Yığınların üzerine iyice uzandı. Anlam veremese de yaÅŸadığı ÅŸeye, acılı ve sancılı bir süreç baÅŸlamıştı. Bağıramıyordu istediÄŸi halde, ama gözleri sulanmış, çığlıkları cisim olmuÅŸ gözlerinden damla damla dökülüyordu. ÇektiÄŸi acı gözlerinden, o kan toplanmış, kocaman olmuÅŸ, kaynak gibi çaÄŸlayan gözlerinden okunuyordu. Bir an her acı doruklarına ulaÅŸtı ve söndü. Bütün acılarından kurtulmak istercesine, etine batan bir dikeni söküp atar gibi bir can çıkardı içinden.

         Ufacık bir candı. Bir kaç yüz gram anca ederdi. Vücuduna göre kocaman bir başı vardı. Fare yavrusu gibi nerede ise saydam bir vücudu vardı. Tek tek damarları sayılabilecek vücudu, kocaman göbeÄŸinden saydam bir baÄŸla annesine baÄŸlıydı. Minnacık elleri ve ayakları vardı. Gözleri nerede ise kocaman kafayı kaplıyordu. Tepesinde varla yok arasında üç beÅŸ tel saçı vardı.

         Kadın acılarına, sancılarına bir son vermiÅŸ, oldukça rahatlamıştı ama yinede nefes nefese idi, istekli doruklarda yüzülmüş bir seviÅŸme sonrasındaki gibi. Yarım saat kadar hareketsiz kaldı. Kanı kaldırımsız sokağın ortasına kadar ulaÅŸmıştı. Birden, etine batan bu dikeni merak edip zoraki doÄŸruldu. BebeÄŸi canına baÄŸlı olduÄŸu kordonundan çekip avuçlarının içine aldı. Bir ovucunu anca dolduracak bebeÄŸi iki eliyle kavramıştı. Düşünemiyor ve anlamlandıramıyordu. Ellerindeki bu minicik vücudun içinde bir kalp vardı ve elle hissedilecek kadar güçlü ve gürültülü atıyordu. Vücudu yapış yapış bir sıvı ile kaplıydı. Tepesindeki o üç beÅŸ tel ne kadar da dikkatini çekmiÅŸti kadının.

         Birden bire bebeÄŸin minnacık elleri kadının parmaklarını yakaladı ve o anda kadın ile bebek göz göze geldiler. BebeÄŸin maviÅŸ gözleri açıktı ve annesini izliyordu, konuÅŸmaya baÅŸladı

- Çok sıkıyorsun... Yapma bunu.

Kadın anlam veremiyordu, şaşkındı, sesi çıkmıyordu ya da çıkartamıyordu. şaşkınlığı her şeyi anlatan gözlerinden anlaşılıyordu. Bebek devam etti;

- Ama aslında pek de anlamı yok. Çünkü ben zaten ben ölüyüm.

Bakma çarpan kalbime ya da sana açılmış gözlerime. Onlar yalancılar. Biraz sonra da kalbim duracak.

         BebeÄŸin sesi çok ince inanılası deÄŸildi. Zaten inanılası ne vardı ki. Bebek doÄŸar doÄŸmaz konuÅŸuyor olabilir miydi? Düşünemiyordu kadın. BebeÄŸin yüzünde bir gülümseme belirdi, sanki durumun garipliÄŸinin farkındaymış da çok komik geliyormuÅŸ gibi. Bebek devam etti;

- Ben gidiyorum... Sana "Anne" demeden gitmek istemedim. Ayrıca seni çok sevdiğimi de bilmeni istiyorum.

Kadın yaşanan anlamsızlıktan dolayı sıkıntılıydı ama yinede içinde bir sıcaklık vardı, hem de ta derinlerden gelen bir sıcaklık. Hep bebek konuşuyordu.

- Sana söylemek istediklerim var anneciğim. Sana anneciğim demek için uzun zamandır bekliyordum. şimdi söyleyebilirim, ama zamanım kalmadı artık... Ne kadar komiğim değil mi?

Gözleriyle vücudunu işaret etti ve ellerini anlatmak istediğini onaylamak ister gibi yanlara açtı. Kadının yüzünde bir gülümseme belirdi, gerçektende bebek gözüne komik görünüyordu. Bebek devam etti;

- Herkes şanslı değil ve ben de bu şansı olmayanlardan biriyim. Öyle ya herkesin şanslı olması da beklenemez.

Derken ufacık dudakları eğriliyor, inip kalkıyor, bebeğin yüzüne bilen bir ifade kazandırıyordu.

- Benim şanssızlığım sensin, çünkü senin hiç şansın olmadı.

Sen üzüldün ve beni de üzdün. Senin içindeydim, bir varolma çabam vardı. Senin kalbin besliyordu beni. Senin korkuların, acıların kalbinden bana geçti, onlarla besledin beni. Korku ve acılardan bahsediyorum çünkü sen mutlu olmadın hiç sevinmedin, sevilmedin. Bunu da en iyi ben bilirim. Kaşları çatıldı, yüzü gerildi.

- Seninle kan kana, can cana uzunca bir zaman geçirdim bana göre. Ve sen bana bu dünyayı tanıma fırsatı verdin bana. Bu dünya boktan çünkü yalan dolu, insana ve insanlığa saygı yok. ihtiraslar ve çelişkilerle dolu. Savaşlar var, birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor insanlık. Ezenin yanına kar kalıyor, ezen zayıfın sırtında kuruyor yaşamını. Soran olursa yaşam bu kardeşim, ben yapmazsam bana yapılacak deyip işin içinden çıkıyorlar. Sorunda olmuyor hem zaten bu, herkes sorgusuz sualsiz kabulleniyor bu kuralı. Acı olan da zaten bu kabulleniş.

         Kadın artık zorluyordu kendini yaÅŸanılanı algılamak için bebeÄŸin ince sesini takip ediyordu. Sessizdi, hali kalmamıştı dudaklarını kıpırdatmaya. Parmaklarını kıpırdatmaktan bile aciz bir haldeydi. Canını sıkan terle yıkanmış yüzüne yapışmış üç tel saçın rahatsız etmesiydi. Bebek devam etti;

- Evet dünyayı tanıdım. Ne kadar çirkin bir yer olduğunu anladım. Sonra bazen çok kızdım sana çünkü yenildin. Yat dediler yattın, kalk dediler kalktın. Vurdular, ezdiler, ekmeğini elinden aldılar sesini bile çıkarmadın. Sürekli dikenler battı çıplak ayaklarına. Yüzün gözün kan revan içinde neden diye sormak aklına bile gelmedi. Sömürdüler, muhtaç kıldılar, bağımlı hale getirdiler, çaresiz bıraktılar ama sen direnmedin. Başını kuma gömüp sefil yaşamını devam ettirmek için uğraşıp durdun. Onun altından kalkıp bir başkasının altına girdin. Farkındayım benim yaptığım acımasızlık ve senin yerinde olanın işi çok zor. Bilemezdin ki bir çok şeyi. Hem zaten bildirmezlerdi de. Cahil kaldın, cahil bıraktılar. Bunu sana bilerek yaptılar. Önceleri içine tanrı korkusu saldılar oda becerdi seni. Seni zaptedebilmek için karanlık kuyular içinde bıraktılar. Kuyu ağzı kadar gökyüzün vardı. Bilemezdin gökyüzünün sınırsızlığını. Namus dediler adına ve seni sokaklara bıraktılar. Sen sevgiden önce korkuyu tanıdın, itaati öğrendin, çırpınamadın, istesen de yapamazdın. Tehditleri vardı ve yaparlardı da. Hem zaten yaptılar da. Sen bilmiyordun, bilemezdin, bildirmediler ve yenildin ama ben kabullenmeyeceğim. Aldığın nefes, içtiğin su yediğin yemekler hala gelişmemiş şu midemi bulandırıyor. Bıktım yalancı tatminlerden, kanından bana geçen kuru mutluluklardan. Ve ardından da acı.

         Minik elleriyle sırtını iÅŸaret etti. Kadın bebeÄŸin sırtını çevirdi. BebeÄŸin sırtında neredeyse tüm sırtını kaplayan kocaman bir yara vardı. Yara kalın kahverengi bir kabuk baÄŸlamıştı. Yarayı gören kadının midesi allak bullak oldu. Yara bebeÄŸin sırtında kambur gibi duruyordu. Kadın gözlerini kapattı, yüzünü buruÅŸturdu, yutkundu. Terden sırılsıklam olmuÅŸ yüzü buz kalıbı kadar soÄŸuklaÅŸmıştı. Gözlerini açmadan bebeÄŸin yüzünü çevirdi. Bulantısı geçince gözlerini açtı. BebeÄŸin yüzünü görünce biraz olsun buz kalıbı yüzü ısındı sanki. Bebek buruk bir tebessüm taşıyordu yüzünde.

- İyi ki görmüyorum, daha doğmadan kambur yüklediler sırtıma.

Birden öfkelendi.

- Senin o pezevengin yaptı. Elimde olsaydı böyle insanları ortadan kaldırmak için elimden geleni yapardım. Onu bilip, düşündükçe sana acımamak mümkün değil. Canavar, nasılda tekmelemişti seni. Niyeti beni öldürmekti sanki katilin. Yün çuvalını tekmeler gibi tekmeler yağdırdı senin karnına. Önceden de olurdu ama hiç bu kadar acı verici olmamıştı. Ne acı duyduysan hepsini ben de hissettim.

         Kadının ÅŸaÅŸkınlığı geçmiÅŸti. Gözleri kaymış, acıyla içinden akan hayat suyunu izliyordu. Parmakları kendiliÄŸinden kapanmaya baÅŸlamıştı. İstemese de kapanan parmakları avuçlarındaki bebeÄŸin vücudunu sıkmaya baÅŸlamıştı. Farkında

idi yaptığının ama ellerine parmaklarına sözü geçmez olmuştu. İstemsiz hareket ediyorlardı. Bebek derinden bir "ııh" çekti.

Kalbi zayıflamış atmıyor gibiydi.

- Artık acı da çekmiyorum, bundan sonra da çekmem.

Başını öne eğdi ve gözlerini kapadı.

- Hem zaten bana göre değil bu yaşam. İstemiyorum senin gibi yaşamayı. İstemiyorum sefaletini, üstelik verebileceğin bir şey de yok bana. Verebileceğin her şeyi içinde fazlasıyla aldım, acı öfke, yalan dolan, düzenbazlık. Sitemim sana değil

ve zaten buna hakkım da yok. Sitemim yaşananlara, kirlenmişliğe. Bu dünya yaşanılası bir yer değil. Hem umudum da kalmadı zaten geleceğe dair. Ama sana anne diyebilmek güzel.

Aniden başını kaldırdı, gözlerini açtı, sevecen bir tavırla sordu:

- Sahi benim adım ne olacaktı?

Ve yine birden bire gözleri kapandı, başı önüne düştü. Ufacık kalbi durdu. Kadın avuçlarındaki bebeğin tükendiğini anladı. Ateşte kavruluyormuşçasına içinde bir acı hissetti, kalbi eziliyor, beyni kemiriliyordu. Kadın sesini çıkarabilmek için zorluyordu kendini. Dudakları kilitli gibi açılmıyordu. Teri yüzündeki bütün makyajı, ağırlığı yıkayıp yok etmişti. Dudaklarını titretti bütün gücüyle. Hafif bir rüzgarın sesi gibi bir ses çıkardı.

- Uuu.

Duraksamadan çıkardı ağzından;

- Umut. Umut olacaktı.

Kadında bitmişti artık. Gözleri kapanırken avuçlarındaki bebeğin yüzü ilişti gözüne. Bebeğin yüzünde minik bir tebessüm vardı. Kadının gözleri tamamen kapandı. Her şey kararmaya başlarken içinden tekrar ediyordu.

- Umut olacaktı adın, Umut. Ama artık umutta kalmadı.

Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

TEORİ

2010-09-11 14:05:05

bence böyle oldu ...

Bence böyle oldu....

 

TEORİ

         Milyarlarca yıl önce sonsuzlukta karanlık hakimmiÅŸ.  Bir gün karanlığın içinde bir kıvılcım çakmış. Saf sevgi oluÅŸmuÅŸ. Cisimsiz olan sevgi büyümüş,büyümüş,büyümüş sonunda karanlığı kaplamış. Sevgi cisim bulmuÅŸ ve renklere dönüşmüş. Kainata renkler hakim olmuÅŸ. YeÅŸiller maviler kırmızılar.Sonra renkler birbirlerine aşık olmuÅŸlar. Birbirlerini öyle kucaklamışlarki yoÄŸunlaşıp ısınmışlar. Isındıkça ateÅŸlenmiÅŸler daha sıkı kucaklaÅŸmışlar. Birbirlerine öylesine girmiÅŸler ki  karanlık aydınlığa dönüşmüş kainat bembeyaz olmuÅŸ. Karanlık kaybolmuÅŸ. AÅŸkları okadar güçlüymüş ki sevgiyi de içlerinde barındırdıkları için sarışmalar daha da daha da güçlenmiÅŸ.  YoÄŸunlaÅŸmışlar birbirilerinin en derinlerine kadar girip, kainat aÅŸkın ve sevginin yoÄŸunluÄŸuna dayanamamış patlamış.Öyle büyük bir gürültüyle patlamışki  kainat geniÅŸlemiÅŸ kendini aÅŸmış renklerde  parçalara ayrılmış. Milyarlarca parçacık varolmuÅŸ. Sevginin aÅŸka dönüşmesi yavrular doÄŸurmuÅŸ. Parçalar dönmüş durmuÅŸ tekrar bütün olmak için. Derlerki güneÅŸler o aÅŸkın hala ateÅŸinin yaÅŸadığı parçalardır. Bazı parçalar, özünü reddetmiÅŸ aÅŸk demiÅŸ sevgiye yüz çevirmiÅŸ. Sevgi kızmış ve yavrularını cezalandırmış kollarını o parçalar üzerinden çekmiÅŸ. AÅŸkla yanıp kavrulmuÅŸlar sevgisiz ölü gezegenler olmuÅŸlar. Bazıları ise ölmemiÅŸ ama o yoÄŸunluÄŸu kaybetmiÅŸ ve yeniden o ateÅŸe kavuÅŸabilmek için seviÅŸip dururlar, bir türlü o ateÅŸi yakalayamazlarmış. Dünya gezegeni de aÅŸk diyenlerdenmiÅŸ. Sevgi kollarını çektiÄŸi için seviÅŸmeler o ateÅŸe varamadan sönermiÅŸ ta ki sevgiye dönene dek. O ateÅŸi yaratan sevgiyle yaÅŸanan aÅŸkmış aÅŸkın kendisi deÄŸil.

Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

SİTTİRET

2010-09-21 03:39:44

Arada bir sittiretmek lazım

Geçen salıydı, attım kendimi sokağa. Kafamda yüzlerce soru işareti, bilmeden nereye gittiğimi yürüyordum. Bunalmıştım çevremde gördüğüm her şeyden. Bir yandan aşkımı düşünüyor, bir yandan işsizliğim ve parasızlığıma sızlanıyordum. Bu yüzden ev sahibim kapıma dayanmış, boşalt diyordu evimi bilmem nereden oğlum gelecek yalanıyla. Ev ise tam takırdı. Ne bir lokma ekmek ne de ellerimi olsun ısıtacak iki küçük tahta, sobanın içine atabileceğim...

Attım kendimi sokaklara, kafamda bütün bunlar yürüyorum.

Sıkılmışım, bunalmışım, aynı yaşamları tekrarlamaktan. Bir çay içmek istiyorum ama param yok. O vaziyette kenarındayım Porsuk’un ve ilerliyorum ayazında Eskişehir`in. Ve bir adam gördüm Porsuk’un kenarına oturmuş, elinde bir avuç dolusu taş.

Bir atıyor bir de söyleniyor "sittiret". Bir süre ilgim onda izliyorum. Adam, kir pas içinde. Saçı sakalı birbirine karışmış, eski püskü elbiseleri, evsiz ve yurtsuz olduğunu anlatıyordu. Yanında bir kaç boş köpek öldüren şişesi.

Yüzünde ilginç bir hoşluk, tebessüm. Bir taş atıyor Porsuk`a, bir de sıcak bir kelime "sittiret". Sıcak bir kelime, o an nedense bana çok sıcak geldi. Buz kesmiş ellerimi ısıtan bir söz. Sonra içimden dayanılmaz bir istek duydum yanına oturmak için, pis, sakallı adamın. Geçtim oturdum yanı başına. Yüzüme bile bakmadan, suya bir taş atıyordu ve "sittiret". Kalktım yanından ve aceleyle sağdan soldan ben de bir avuç taş topladım ve tekrar oturdum yanına. Sol avuncumdan ilk taşı aldım. Şekilsiz bir taştı. O an sevdiğim kadın geldi aklıma. şimdi şu anda kim bilir kiminle, ne yapıyor? Kimler öpüyor, benden esirgediği o sıcak dudaklarını? Sonra attım o taşı suya ve ardından ben de söyledim "sittiret". Rahatladım birden. Suya düşen taşın büyüyen ve gücünü kaybeden dairesel dalgaları rahatlatmıştı içimi. Sonra bir taş daha aldım, sol avucumdan ve aklıma bu sefer de parasızlığım geldi. Cebimde çay param bile yoktu. Karnım aç, bir kuru ekmeğim bile yoktu. Bu ay, ev sahibi kesin atacaktı da beni. Elimdeki taşı oldukça uzağa attım ve yine "sittiret". Attıkça rahatlıyor, rahatladıkça atıyordum suya taşları. Taşlar halkalar çiziyor iç içe ve kayboluyor dertlerimle birlikte. Bir taş daha aldım avucumdan ve aklıma elvedalı arkadaşlarım geldi. Yine attım uzaklara ve "sittiret". Bir taş daha ve bir taş daha. Aklıma geliyordu bir bir darıldılarım, kapılarından kovulduklarım, unuttuğum, bacalarından giremediklerim, sevdiklerim, nefret ettiklerim.

Her biri için bir taş attım suya ve her biri için bir "sittiret".

Taşlarım bittiğinde ne soğuk, ne yalnızlık, ne açlık, ne düşmanlık ne de bir ağırlık kalmıştı üzerimde. Kalktım pis, sakallı adamın yanından. Omzuna dokundum adamın ve adam bana baktı, yüzünde tebessüm. Ben de adama "sittiret" dedim tebessümle. Gülümsedi ve devam etti önemli işine. Şimdilerde canımın sıkılınca , omzumdan yük atmak için, uğruyorum o taş attığım yere ve sürekli tekrar ediyorum: "sittiret".


Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

Philozoff

2010-09-21 04:08:00

Bazen hayatı filozof gibi yaşamak lazım

Yüzümü Yırtıp Çıkan



Odanın kapısını büyük bir gürültüyle kapattı. Bir şeye yetişmek ister gibi aceleci, fırladı apartmandan sokağa filozof. Apartman kapısı da büyük bir gürültü çıkararak kapandı.

Kapı kapanır kapanmaz, her şey durdu ansızın. Dünya üzerinde hareket yoktu adeta. Atılan adımlarla birlikte ciğerlerin köküne kadar çekilmiş sigaranın dumanı da havada kalmış dağılmadan.

Az ileride bir çocuk, arabanın önünden kaçarken bir ayağı havada, arabadaki şofürün klâksonu da, küfür de havada. Filozof, kalabalığın, sessiz ölü kalabalığın arasından yürümeye başladı. Nefesleri boğazlarında kilitlenmiş, soğuk kalabalığın arasından yürüyordu. Evrenin tek canlısı o gibiydi. Durdu birden bir vitrinin önünde. Albenili, bol mankenli, güzel bir vitrindi. Mankenlere rengarenk elbiseler giydirilmişti. Çaput denilebilecek türden elbiseler mankenler üzerinde değer kazanıyordu. Mükemmel mankenler, mükemmel bir dünyadan bahsediyordu sanki. Hoş fizikleriyle mankenler onların yerinde olmak isteyen insanları önlerinde toplamıştı. Hareketsiz vitrin önü kalabalığı filozofun dikkatini çekmişti. Baktı onlara, sonrada vitrine ilişti gözleri. Sonra düşünmeye başladı. Yaşam buydu işte. Elbiselerin kalitesi ya da işlevi önemli değildi. Önemli olan malın satılması idi ve bu işi de mankenler iyi beceriyorlardı.

Başını çevirdi filozof vitrinden, sonra kalabalığa döndü. "Evet" dedi "Mankensiz satış olmuyor. Yaşamı da sattıran bu insanlar değil mi?". Elini başına götürüp başını kaşıdı Sonra yüzünde bir tebessüm belirdi filozofun. Gülerek "evet" dedi ve yürümeye devam etti. Hareketsiz sokakta, hareketsiz insanların arasından yavaş yavaş yürüdü ve gözden kayboldu.

Birden her şey hareketlendi. Büyük bir uğultuyla insanlar koşuşturmaya başladı. Yaşam kendini sattırıyordu. Üstelikte en ucuz mankenlerle beceriyordu bu işi, ne kadar pahalı olsa da.


Bu yazı; (x )Kişi tarafından beğenildi

Bu yazıya; (10 )adet yorum yapıldı - yorum yap

Bu yazıyı; Uzat - yazdır - paylaş - beğen - tavsiye et

Yorumlar :

    CIVIL CIVIL Muhabbet

üye olsaydınız ne güzel siz de cıvıldayacaktınız :)